Kafam ölüm ve aşkla meşgul. Hangi ölüm, hangi aşk?

Aklımın çeperinden sızan hatıralar. Zaman ve kaldırımlar yaralarıma kumlu rüzgar üflüyor. Batan kum tanelerini çıkarmak için çabalarken yaraları ilk günkü hale getiriyorum. Kendimi o an orada bırakıp ruhumu bir turşucunun kavanozlarına hapsetmek ve bir ekşilik olarak varlığımın özünü bulmayı umuyorum.

Adımlar. Beni nereye götürüyorsunuz?

Kendimi elime teslim ettiğimde yazdığım yazıları tanımadığım gibi, ayaklarıma teslim ettiğimde gittiğim yerleri tanımıyorum. Bilinen sokakların taşlarıyla döşenmiş bir tiyatro salonu, az öteden birazdan bana her şeyi bittiğini söyleyecek yönetmen ve ben bu sahnede her zaman hissettiğim gibi oyunun sonunu görebileceğim. Babam çıkacak, sonra dedem, tüm ölmüşler ve yaşayanlar bir arada bana bu oyunun gerçek anlamını anlatacaklar. Aramıza hoş geldin.

Böyle bir şeyin asla olmayacağını, önüme çıkan her insanın kendini rolüne kaptırmış biri değil, bir insan olduğunu biliyorum, ama inanmak, ah inanmak.

İnanmak istemiyorum bütün bu geçmişin manasız olduğuna, yarım kalmış hikayelerin, verilmiş sözlerin, konuşulmuş kelimelerin boşa gittiğine, zamanın bir video gibi kaydedilmediğine ve bir gün bunları en azından seyredemeyeceğime… Her şeyin kaydedildiğini anlatmaya çalıştığımda nasıl gülmüştü o kız bana, nerede saklıyorlar o kadar videoyu demişti, her ana bir evren daha gerekir, herkesin kalp atışlarını kaydettiğini düşünsene…

Hayır, sanırım ondan önceydi, ilk tanıştığımızda şöyle bir bakmış ve benden zarar gelmeyeceğine inanmıştı. Bütün ilgi çekme çabalarıma gülmüş olmalı, sonradan ben de anladım sevmeyeceğimi bildiğim birinin sevilmek için attığı taklaların nasıl da komik olabileceğini… Kimseye gülemedim, anlatılan benim hikayemdi.

Adını hatırladıkça beynimin aynı yerine, ama hep aynı yerine bir sızı giriyor. Büzüşüyormuş gibi. Hayalimde açmaya çalışıyorum. Orada bir düğüm olduğunu hayal ediyorum. Sonra yavaş yavaş çözülüyor düğüm, acele etmeden yumağın en ortasında ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. Üfleyeceğim ve silinip gidecek kafamdan.

Düğümü çözüp gergin bir ip olduğunda bile sadece üç gün uzak durabildim. İpi koparamadım. Düğüm yeniden oradaydı.

Aşk ve ölüm. Ölümün nasıl olacağını biliyorum. Uyumak gibi. Acı çekerek uyumak gibi belki, ıslak elimden kayan bardağı tutamamak gibi, karanlıkla bir duvar bulamamak gibi, biliyorum ölümün nasıl olacağını, mesele aşkın nasıl olduğu.

Adaletsizlik insanın bir kere ölüp, birçok kere aşık olmasında. Ben olsam bir kere aşık olup, defalarca ölen bir insan yaratırdım. Ölüm o zaman kimseyi şimdiki gibi etkilemezdi. Aşk da öyle, çünkü bilirdik ki en fazla bir kere aşık olacağız. Kaçınılmaz ölüm gibi kaçınılmaz aşk.

Şimdi, hayatın ilmeklerini boynuma dolayıp, geçmişin tüm isimlerini beynimden bir makasla kesmek istiyorum. Biliyorum nerede olduğunu nasılsa, ufacık bir yer, girip oradan alacağım düğümü.


Yetiş, yetiş, sen çabuk ambulans çağır…

Ne oldu?

Otobüsün aynası çarptı kafasına


Bak bu sefer baş başa kaldık. Hani bunların kaydı yoktu?