Okuyalım da üslubum düzelsin diye Kültür Davamız'a bir bakayım dedim.


"Oluş" olmadan "varlık" olmaz... Varlığı "oluş-hareket" saydığımız
takdirde de, herşey değiştiği için değişenleri birbirine bağlayacak
süreklilik kalmaz ve sürekliliğe bağlı olan zaman açıkça kalır.
Zamanın bütün teşkil etmesi, değişmenin değişmezlik içine yerleşmesi
gerekir... Bugün modern fiziğin hesabı içine aldığı ve eşyanın
dördüncü buudu olarak onsuz eşyanın olamayacağını ispatladığı zamanı
değişmenin değişmezlik içine yerleşmesi hâlinde şuurda yaşıyoruz;
hatırlamak ve ümit etmek, zamanın "geçmiş" ve "gelecek" denen iki
buududur. Fakat şuurun devamlı olan hâli ile zaman üstüne
yükseliyor, ezeliliği ve sonsuzluğu hissediyoruz; böylece de zamanı,
sonsuzluk ve ezelîlik içine yerleştiriyoruz. (Kültür Davamız s. 73)

Varlığı "oluş-hareket" saydığımız takdirde, zaman açıkta kalmaz. Zaman sürekliliğe bağlı değildir çünkü, harekete bağlıdır. Hareketten bağımsız bir bilinç için zaman yoktur. Süreklilik ise, zamana bizim atfettiğimiz bir özelliktir. Onun sürekli olup olmadığını bilmiyoruz. Bir videonun dondurulması gibi, kainatın dondurulup yeniden başlatılmadığından emin değiliz. Biz zamanın içinde olduğumuz için zaman sürekli, zamanın dışından biri için zamanın sürekliliğinden bahsedebilir miyiz?

İnsanın zamanın üstüne yükselmesi, yine ona basarak mümkün. Eğer yeryüzünde biri zamandan tamamen müstağni olsaydı, biz onu tanıyamazdık. Çünkü bizim bilgimiz, zamanın bize sunduğuyla, onun bize teker teker gösterdiğiyle sınırlı. Ruh diyenin hayalinde (maddi!) duman canlanması gibi, zamanı aşmak diyenin de hayalinde bir hareket canlanıyor ve burada, zamanı aşmadığını ancak onun hayalini taşıdığını görüyoruz.

Şuurun hali devamlı değil. Şuur kesintili. İnsan zihni, karanlıkta bir o yana, bir bu yana sallanan el feneri gibi yolunu arıyor. Bu sallantının devamlı olduğunu düşünüyoruz. Ancak düşünce her zaman bir konuyla ilgili olduğuna ve bir şeyi düşünmeden düşünmek diye bir imkanı olmadığına göre; sallanan el fenerinin bir noktada sabit kalmadığını görüp, şuurun devamlılığının sağlam bir iddia olmadığını farkedebiliriz. Şuur, zamana vasfını vermiyor, el fenerinin sallanmasının sebebi zaman.


İslamcı düşüncenin Türkiye'deki en büyük mütefekkirinin ilk eserlerinden birine yapılmış tefeülden çıkan bir paragraf. Mirzabeyoğlu bana öğütecek buğday bulamadığı için kendini eriten bir el değirmenini ilham ediyor. Daha hızlı döndükçe meseleleri aşacağını, daha derin yazarak kurtulacağını ve hatta kurtaracağını, biraz daha yükselirse bulutlardan kurtulup güneşe erişeceğini düşünen adam.


Kendi kendine ormandan çektiği kütükleri yontup, bir şeyler inşa etmeye koyulmuş, siyah sakallı bir adam vardı. Ben onu uzaktan seyrederdim. Zaman içinde dilden dile bu adamın bir saray yapmakta olduğu ve köyün ağasına karşı ayaklanacağı dedikodusu yayılınca jandarma geldi, onu tutup götürdü. Gidişi olaysız olmadı. O günden sonra ormanda kendi kendine de olsa ev kurmanın, insanlara batacağını düşündüm. O zamandan beri derenin kıyısında taş sektiriyorum.


Mirzabeyoğlu'ndan öğrendiklerim, onun öğretmeye çalıştıkları değil. Belki öğrettiğine memnun olacağı şeyler de değil ama yine Kültür Davamız'dan bir alıntının alıntısı:

"Bir şey söyleyelim, bir şey söyleyelim! Müsbet bir hamleyi andıran,
haysiyet vâdeden, boşlukta mekân işgal etme hassasına istekli olan
bir şey söyleyelim. İsterse o şey yanlış olsun. Söylenişindeki
ihtiyaç doğru ya! Bir şey söyleyelim de, başkasının fikrini tashih
etmeden kendi fikrini bulamayanlar, bizi düzeltmek suretiyle hiç
olmazsa bir teşhise varsın."

Birkaç senedir kitaplarını yavaş yavaş okuyup, anladığımı yazmayı planlıyordum. Bir nev'i şerh. Sonradan şerh düşecek kadar fikren aynı dünyada olmadığımı farkettim.


Ondan kendini öğüten değirmen taşı ilhamı alışımın en büyük sebebi, lisan üzerindeki tefekkürünü tüm alanlara uzatacak kadar esnetmesi. Bütün kitaplarında Arap ve Osmanlı dil külliyatından kaynaklı fikir ve işaretler var. Bunların bedahet halde sunulması, tartışılmaz bir Mutlak Fikir olarak kayda geçmesi tüm meseleleri lisanın özü çamurla oynanan muhavereden koparıp, konuşulması hassasiyet gerektiren bir kristale çeviriyor.

Lisan üzerindeki bu tartışılmazlık, hikmetin doğrudan Allah'ın kitabı kaynaklı olmasından. Mirzabeyoğlu'nun düşüncesi İslamî geleneğin, sözle ilişkisinin bu zamandaki zirve noktası. Eğer Allah'ın sözü yanınızdaysa, tabii ki, onun serdiği hikmetleri, sözün iç ilişkilerine, kelimelerin köklerine, mana vechelerine bakarak aramak en uygun görünen yol. Ancak bu uygunluk, insanı her zaman uygun fikre götürmüyor.

Sarih olmak yerine, remz ve işaretle konuşunca, evet, yüksek fikir serdetmiş olursunuz. Bu işaretler, matematikteki değişkenler gibidir, mesela :math:a+b \leq a+b+c diyen bir matematikçi doğal sayılar için her zaman doğru konuştuğunu bilir. (İki doğal sayının toplamı, üç doğal sayının toplamından küçük veya eşittir.) Biz burada :math:a, :math:b ve :math:c'ye hangi doğal sayıları yazarsak yazalım, doğru bir kural elde etmiş oluruz. Mirzabeyoğlu da lisanı kullanırken, böyle bir genellik vermeye, soyutları ifade edeyim, somutları siz tamamlarsınız demeye yazıyor.

Bunun her zaman doğru bir yol olmadığını, fikir adamının doğru sınırlamalar, vazıh ve yanlışlanabilir fikir üretmesinin daha önemli olduğuna kanaat ettim. Yukarıdaki ikinci alıntı, memlekette pek alışık olmadığımız bir tevazuyu gösteriyor, mamafih eğer insanın fikri ve üslubu yanlışlanamaz ise, birileri beni yanlışlayarak doğruyu bulsun demenin manası yok.


İkinci mesele cifr ve ebcedin gereğinden fazla kullanımının insanı sürüklediği dünya. Kelimeleri ve sahip oldukları (etimolojik, cifrî vs.) ilişkileri, hikmet kapısını açan maymuncuklar gibi görme eğilimindeyim ancak her maymuncuk her kilidi açmaz ve insanın ulaştığını sandığı yeri, zahirde de deneyebilmesi gerek.

Ayrıca maymuncuk, kapıyı açmak için doğru araç mıdır ve neden anahtar yerine kullanılır, bunun hesabını verebilmek lazım.

Bu yolla açılan kapıların ardındakiler zahirde karşılığı olamayacak kadar derin ise, insanın hiç bahsetmeden susması, pazar alanına getirmemesi gerek. Allah kimisine varlığın özünden tattırmış, tüm oluşun sırrından işaretler vermiş olabilir, bununla beraber bunu insanların önüne lisanı kullanarak doğrudan veya telmihler yoluyla getirmeye çalışmak, hem kendine, hem hikmete, hem insanlara yazık etmek demek.

Hakikati bulduğunu iddia eden insanların bazısına ne yapalım? diye sorduğunuzda, normalde yapmanız gereken ahlak ve ibadetin ötesinde bir şey söylemezler. Bunun sebebi bu insanların izahı imkansız olandan bahsetmek yerine, sâili hakikat seyahatine hazırlamak istemeleri. Hakikate giden bir adres tarifi veremeyiz, ancak elinle iyiliği işaret edip şu tarafa doğru git demek mümkün.

Mirzabeyoğlu hakikate giden yol tarifi vermek adına, haritaya çeşitli işaretler kondurmaktan, yol üzerinde geçilen yerlerin fotoğraflarını sunmaya pek çok değişik usul deniyor. Velakin onu anlayan varsa, yine o adresi bilenden başkası değil. (Ben değilim mesela. Tilki Günlüğü'ndeki kelime listelerini anlayan biri olmak isterdim ama değilim.)

Bu manada anlaşılmıyorum şikayeti de biraz tuhaf aslında. Bir insan, ancak çevresinde gördüğü, kafasına takılabilen, hayatında yer edebilen meseleleri ve çözümleri anlar. Diğer kısımları ezberleyebilir, başkasını taklit edebilir, bununla beraber anlamak dediğimiz , sadece zihnen belli düşüncelerin resm-i geçidi değildir. O sembollerin insanın algısında da bir şeylere tekabül edebilmesi gerek. O da ancak tecrübeyle olur.


Üçüncü derdim de tecrübenin manadaki etkisini görmezden gelmeye sebep olan İdealizm tarafı. Necip Fazıl ve Mirzabeyoğlu'ndaki Ruhçuluk, Keyfiyetçilik veya İdeler Dünyası etkisi, bir noktadan sonra ne söylersen gider anlayışına dönüyor.

Ben hakikati buldum, mağaradan çıktım, o halde hakikat benim söylediğimdir şeklinde bir girizgah, insanı zahir aleminin fenninden uzaklaştırır. Bu bilgi olmadan, söylediğiniz sözün zahirdeki etkisi de, sadece eğlencelik olabiliyor. İnsanlara vay arkadaş, ne kadar derin dedirtmek bir şey, onları gerçekten salaha yöneltmek başka bir şey. Bu ikincisi için dünyanın zahirdeki ilişkilerini, insanın ne çeşit bir hayvan olduğunu bilmek icap ediyor.

Bu ruhçuluk meselesi kafama zamanında da çok takılırdı. Şimdilerde çok daha materyalist sayılırım ve ruhçuluk dedikleri beni hiç cezbetmiyor. Müslümanlarda, herhalde maddi ölçülerdeki gerilikten kaynaklanan maddiyatı reddetme geleneği ne zaman başladı merak ediyorum ancak bildiğim kadarıyla Hz. Peygamber ﷺ zamanında yoktu.

Kitab-ı Hakîm'i okuduğumuzda, pek de bugünkü gibi bir ruhçuluk kokusu almayız. Bunun ruhçuluk tarafındaki cevabı, o Kitap öyle okunmaz şeklinde oluyor ama yine de bu işte bir tuhaflık var. Akidemiz mesela, yeniden dirilmenin sadece ruhen değil, bedenen de olduğu yönünde ve Kur'an-ı Kerim'in bugün anladığımız manada bir ruhtan bahsetmeyişi ve ruh kelimesinin her zaman Cebrail'i işaret etmesini de ekleyebiliriz. Yani ruhçuluk dediğimiz şey İslam'ın doğal olarak desteklediği bir kavram değil.

Ayrıca ruhu bedenden ayrı ele almanın, ruha ayrı bir beden vermek gibi bir sorunu var. Malum bazı filmlerde ruh bir şekilde tasvir edilmek zorunda kalınınca, beyaz bir duman bulunur. Bu beyaz duman, görülebildiğine göre, tanım itibariyle bir bedendir. Bir insan bedeninden, beyaz dumanlı başka bir beden ayrılır ve insan ölmüş olur. İnsanın canı, organlarından ayrı bir beden oluyor yani.

Mirzabeyoğlu'nun (tabii ki!) buna inandığını iddia edecek değilim. Ancak ruhçuluk üzerinde, sanki bedenden ayrılabilir bir şeymiş gibi tafsilatlı açıklamalar yapmanın etkisi de biraz bu. Bir yazılım, bir bilgisayardan ne kadar ayrılabilirse, ruh da maddeden o kadar ayrılabilir. Çalıştıracak bir bilgisayar olmadan yazılım neyse, ruh da, beden olmadan odur. Yok diyemeyiz, ancak kendi başına ele alınabilecek değildir. Bir insan, bilgisayar olmadan program yazabildiği ölçüde, ruh hakkında bedenden ayrı sözler söyleyebilir.

Şimdi bu dualizmin getirdiği arızalar bin türlü. Dualizm, çünkü, evet, her şey ruhtur deyince bir monizm va'zetmiş oluyoruz ancak maddeyi ve kanunlarını inkar edemediğimize göre, madde ruhtur demenin de, iki ayrı doğal kanun olduğunu varsaymaktan farkı yok. Bu da felsefî duruşu farklı olsa da, pratikte bir dualizme sebep oluyor.

Bu dualizmin (Kartezyen dualizm veya halk dualizminden) arıza üretme açısından farkı yok. Ruh maddeyi nasıl kontrol eder? sorusunun cevabını vermek, veya bedene enjekte edilen hormon, ruha nasıl tesir eder? sorularıyla meşgul olmak ve bunları cevaplamak gerek. Belki, uzun tahlillerden sonra, yukardaki yazılım analojisinde buluşuruz, ancak o zaman kendimizi ruhçu diye kandırmaya ne gerek var?


Dördüncü mesele ise siyasi. Sadece Mirzabeyoğlu'nun fikrinde değil, İslamî denince akla gelen tüm kalem sahiplerindeki bir problem: İdealizm tasavvufla birleşince, içinden çıkılmaz bir hayal dünyası sunuyor. Biz bir yandan bu hayal dünyasında yaşamaya devam ederken, bir yandan da gerçek dünyadaki halimizi anlamaya çalışıyoruz.

Mirzabeyoğlu da bu gerçek dünyayı dönüştürmek için ihtilal peşinde koşanlardan. 99'da hapse girmeden önce (takriben) söylediğiyle fikrini tehlikeye attığının farkında olan biri olarak söylüyorum, kurtuluş yakındır diyecek kadar kendine güvenmesini de (sonradan) bu hayal dünyasına bağladım. Bir fikir adamı olarak hapsedilmeyi haketmediğine kanaatim tamdır, hatta ihtilale yeltenmiş olması bile yapılan eziyeti haklı çıkarmaz. Bununla beraber yakıcı mesele, neden böyle bir aceleciliğe sürüklendiğidir.

İdealizm çok defa cevabı olmayan sorulara cevap olarak ileri sürülür. Rejimi değiştirecek ihtilal nasıl mümkün? sorusunun cevabını vermek yerine, kendisinde kimsede olmayan bir bilgi olduğunu söylemek daha kolaydır. Ancak savaşlar bu çeşit ifade edilemez bilgiyle kazanılmaz, hikmet de bu tarz bir bilgi değildir. Eğer böyle bir bilgi mevcut olsaydı, herhalde Allah'ın Resulü şehrine hücum edenlere hendek kazmakla uğraşmaz, bu çeşit bir yardım ve bilgiye güvenip, kazanacağından emin olurdu.

Müslümanların ekseriyetinde mevcut bu. Kadercilik diyorlar ama bu başka bir şey. Haklı olduğumuzdan ve kazanacağımızdan, planlarımızın doğru olduğundan o kadar eminiz ki biri nasıl? diye sorunca, başlıyoruz, hain, ödlek, münafık demeye. Meseleleri teorik olarak aşmanın, pratikte aşmaktan defalarca daha kolay olduğunu, buna rağmen teorik meseleleri bile aşamadığımızı ve nasıl? diye sorduranı da Allah'ın sordurduğunu görmek işimize gelmiyor.

Elimizden geleni yapalım, Allah da bize bir yol açar diyen adamların hepsi mi göçüp gitti, yoksa ben mi göremiyorum bilmiyorum ama herkesin kendi planından, fikrinden bu kadar emin olduğu yerde iflah olamayışımızın sebebini dışarda aramaya da gerek yok.

Sonradan o ihtilali yapmayı becerebilmenin, akabindeki yönetimi hakkıyla yapabilmek için de imtihan olduğuna kanaat ettim. Yani birileri başarısız oluyorsa, akabindeki daha büyük başarısızlığa mani olmak içindi. Mutlak Fikir hazır değildi, insanlara daha iyisini nasıl sunacağı belirsizdi ve nitekim olmadı.


İdealizminin ve Mutlak Fikir'in gayesi, dünyayı billur kubbe ve mermer kaldırım medeniyetine ulaştırmak. İnsan hakikatin tarafında olunca, hakikatin de kendi tarafında olduğuna ve hakikatin asla yenilemeyeceğine, o halde ihtilalin de başarılı olacağına inanıyor.

Ancak buradaki sorun, ihtilalin ancak devletin elindeki şiddet tekelini kırarak yapılacak olması. Söylediğimiz şeyler ve ulaşmak istediğimiz hedef dünyayı (veya en azından devleti) temelinden sarsmayı gerektirdiği için, oraya da ancak savaşla ulaşabileceğimize ikna oluyoruz. Bu anlayış, fikrini silahla desteklemeye niyetli herkeste var.

Ben de cennet kılıçların gölgesindedir diyen Peygamber Aleyhisselam'ın işaret ettiğinin, bu şiddet tekeli olduğu kanaatindeyim. Bir devletin diğer tür organizasyonlardan en önemli farkı bu ve devleti ele geçirmek dediğimiz mesele de, bu şiddet tekelinin yönlendirilebilmesine dayanıyor. Bununla beraber benzer bir şiddet yoluyla bu değişimi yapabilecek bir gücün, ona mukabil bir güç ortaya çıkarması gerek.

Bu gücü ortaya çıkaracak maddi imkanların yokluğu bir yana, böyle bir şiddet dili kullanmaya başlayınca, tüm derdinizi şiddet zemini üzerinden çözmek gerek. Fikirlerinizin ne kadar kaliteli olduğu değil, ne kadar güçlü olduğunuz önemli. Yoncanın aynı bahçedeki çimi öldürmesi gibi, şiddet ilgisi de fikrin diğer buudlarını öldürüp, tek boyutlu, yenerim, yenilirim kavgasına mahkum ediyor.

Sonra devlet, bu şiddete müsamaha etmeyince, tam deviriyorduk, anlayınca müdahale etti oluyor. Bu da, sanki fikrin geri kalanı gerçek bir alternatifmiş de, devlet bunu görünce paniğe kapılmış gibi bir anlayış. (Sol örgütlerde de çok bu, yüz kişiyi emanet etsen yirmisini açlıktan, otuzunu hastalıktan telef edecek adam, sanki dünyayı kurtaracakmış da önündeki TOMA buna engel oluyormuş numarası yapıyor.)

Hugo'nun zamanı gelen bir fikri durduracak kuvvet yoktur deyişi doğru, ancak buradan, o fikrin zihinlere kazınmasına herhangi bir şiddetin de engel olamayacağını anlıyoruz. Dahası, fikrimiz, şiddet yoluyla veya başka şekillerde durduruluyorsa, zamanı gelmemiştir, değil mi?