Gelenek derken, herhangi bir şekilde olabilecek işlerin bir şekilde olmasını düzenleyen kurallardan bahsediyorum. Eşyanın isimleri, sosyal adetler, yolun sağından veya solundan gitmek gibi. Ergenlikte neden böyle de şöyle değil? diye soru üretmenin kolay olduğu konular. İnsanın hayatını düzenleyen ve doğrudan bir faydası olmasa da, bu ufak konuları her defasında yeniden düşünmeyi engellediği için önemli kurallar.

Geleneği böyle tanımlayınca, neden şöyle de böyle değil? sorusuna uygun bir cevap bulmak zor. Herkes öyle yaptığı için demek, bu geleneklerin bizatihi anlamsız olduğunu kabul etmek demek, ancak geleneğin anlamsız olduğunu kabul edince fonksiyonunu kaybediyor. Ciddiye alınmayan gelenek, düzenleyicilik özelliğini büyük ölçüde yitiriyor. Geleneğin bir kısmının mizah malzemesine dönüşmesi bundan.

Geleneği yeni öğrenen birine, onu ciddiye almasını nasıl anlatabilirsiniz? Geleneği büyük bir yere çivilemek gerek. Bu büyük çivi ne olabilir?

En önemli çivi tabii Tanrı. İnsanları geleneğin değerli olduğuna ikna etmenin en kolay yolu, onun Tanrı tarafından buyurulduğuna ikna etmek. Ancak zamanımız Tanrının öldüğü ve onun sosyal hayattan mümkün mertebe uzaklaştırılmaya çalışıldığı bir çağ olduğuna göre, başka bir çivi bulmak icap ediyor. Çünkü insanların metbu olmadığı bir geleneğin manası yok. Şahsi olarak belli bir geleneği takip ediyor olmam, başkaları da aynı geleneği takip ediyorsa anlam kazanıyor. Yoksa kendin çal, kendin oyna.

Tanrı ölüp yerini toplumun zorlamasına bıraktığında, Tanrı'ya bağlı geleneğin içinde doğmuş olanlar bunu bir sonraki nesle iyi insan olmak veya iyi yurttaş olmak gibi ideallerle anlatmaya çalışmış. Bu bir noktada toplumun, müteveffa Tanrı'nın yerini alması demek. Ancak buradaki çivi o kadar sağlam değil. Geleneği yeni öğrenen birine toplum böyle istiyor deyince, o halde ben bu toplumu istemiyorum diyebiliyor.

İstemiyor ve haklı. Çünkü teorik olarak herkesin eşit söz sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve toplum eğer ben (yani dünyadaki en özel ve biricik varlık) hakkında cahilse, söylediklerinin iler tutar bir tarafı olmuyor. Belki toplum beni belki ben toplumu bilmiyoruz ama nihayetinde anlaşmamız pek zor ve ben bana söylenen geleneği kabul etmek istemiyor.

Burada toplumun aldığı çeşitli önlemler var. Mesela geleneği hukukun parçası haline getirebiliyor, kırmızı ışıkta geçersen şu kadar ceza alırsın gibi bir takım yaptırımlarla insanları geleneği ciddiye almaya zorluyor. İkinci bir çeşit yaptırım kimlik yaptırımı, ortama uygun giyinmezsen, insanlar seni ciddiye almaz böyle mesela. Diğer bir çeşit, sadece zenginlerin alabileceği kadar pahalı evlerin olduğu mahalleler yaratıp veya sadece en zekilerin okuyabileceği okullar kurup, dolaylı yoldan insanları süzmek mesela. Toplumun cihazları insanları ayırmakta çoğu zaman başarılı.

Tarihin dine atfedilen tüm savaşlarını, gelenek mücadelesi gibi görmek mümkün. Mesele hemen her zaman hangi gelenek galip gelecek kavgası olmuş. Çünkü geleneğin belirleyicisi, toplumun sahibi demek. İnsan zihnen renksiz doğuyorsa, ona rengini kazandıran gelenek oluyor; bu geleneği belirleyen kişi o insanların rengini de belirlemiş ve kendi rengiyle toplumu boyamış oluyor. (Mesele tabii bu kadar basit değil, çünkü rengi belirleyen insanın rengi de başka bir gelenekten geliyor, ancak buradaki tartışma için yeterli.)

Zamanımız Tanrı'nın ölüp, geleneklerin giderek daha fazla toplum müdahalesine bağlı hale geldiği bir zaman. Daha fazla toplum müdahalesi demek, güç sahiplerinin insanlar üzerinde daha fazla tahakküm kurmak için geleneği bahane edebilmesi demek. Tanrı öldüğüne göre toplumun sıhhati güç sahiplerinin ilgilenmesi gereken bir konu. Çünkü gelenek bozulur da, toplum karmaşa içine düşerse, bundan zarar görenin başında güç sahipleri geliyor.

Çağımız demokrasi çağı ve geçmişin kral Tanrısı öldüğüne göre, tanrılarımızı kendi aramızdan seçebiliyoruz. Seçtiğimiz tanrılar bize, toplumun huzuru için geleneklerin yaşamasını temin ediyor. Bu geleneklere biz de eninde sonunda alıştığımız (ve zaten alışmamış olsak toplumun dışında bırakılacağımız) için uymakla mutlu oluyoruz.

Ancak uymakla mutlu olduğumuz bu geleneklerin giderek sadece ekonomik olduğu da dikkatimizi çekiyor. Ekonomik olarak anlamı yoksa, gelenek üzerinde kimse savaşmıyor; ekonomik olarak işe yaramayan geleneklerin çoğunu terkediyoruz. Seçilmiş tanrılar güçlerinin ekonomiden geldiğini bildikleri için, diğer konularla uğraşmıyor. Ekonomi iyi işlemesine yarayan gelenekleri dayattığı sürece, evinin içinde ve kalbinin köşesinde hangi tarihi adetleri yaşatmaya çalıştığının onlar için anlamı yok. Müteveffa Tanrı'nın dikkat ettiği geleneklerin artık anlamının olmayışı bu yüzden.

Tanrı öldüğünde gelenek çivisini kaybetti, İnsan tüm varlığın sahibiyle muhatap olamayacağını, kainatın kendi Tanrısı tarafından yaratılmak için çok büyük ve karmaşık olduğunu düşündü. Eski gelenekler yıkıldı ve yeni gelenekler insanı sadece bir ekonomik cihaza çevirdi. Artık hayatımızı sadece ne kadar kazandığımız ve toplum için ne kadar fonksiyonel olduğumuz belirliyor.

İnsanlar neden mutsuz? diye soruyorlar. Anlamsız olduğunu bildiğimiz geleneklere, anlamlıymış gibi yaparak tükettiğimiz ömrümüze bakıp neden mutsuz olduğumuzu soruyoruz. Şanslı olanlarımız kendi anlamsızlıklarını unutacak kadar haz, bilim ve sanatla meşgul; bu kadar şanslı olmayanlarımız ise kendini aptallaştırmaktan ve bunu ifşa etmekten başka yol bulamıyor.