Herkes bir oyunun peşinde. Ben oyunsuzluğun peşindeyim. Belki benim oyunum da budur.

Oyun arzu gerektirir, yenmek arzusu, kazanmaya değer bir şeyler olduğuna inanmayı gerektirir. Buna inanmazsan hayatı yaşamak da zorlaşır. Mecburiyetler kadar yaşarsın ve yaşadığına mecbur olmayınca yaşamayı bırakırsın.

Oyunsuzluk da başka bir oyun tabii. Bütün bu oyunların arkasında ne var? oyunu. Oyunun kendisi yetmeyince, bizi bu oyuna süren nedir? diye düşünerek yeni bir oyun buluyorsun. Hayatı daha çekilebilir kılmaya yarıyor ve biraz daha ciddi oluyorsun.

Halbuki oyunun arkasındaki oyun da bir oyun, onunla motive olman seni oyunsuz yapmıyor. Kendini ortalıktaki oyunların ötesinde samimi ifade edebiliyor olman, oynadığın bir samimiyet oyunu olmadığını göstermiyor.

O hâlde yaşadığın sürece oynamaya mecbursun. Bir yerlerde kendini olduğu gibi değil, göründüğün gibi ifade edecek ve hayatın akışında az veya çok, kendinle ilgili gerçek olmayan bir algı yaratacaksın. Asıl mesele bu değil belki de hakikatin ne olduğu değil yani, mesela tutarlı olmak, sürdürülebilir ve faydalı bir oyunun içinde olmaktır.