Mülkiyetsiz yapamazsın. İnsanlara bir şekilde sorumluluk verip, belli kaynakları tahsis etmek lazım. İnsan karınca gibi kendi kendine organize olan bir canlı değil. Mülkiyet de bu organizasyonun bir kavramı olarak var. Sana şunları şunları tahsis ediyoruz, bunları satabilirsin, geliştirebilirsin, değiştirebilirsin, yok edebilirsin. Alışveriş de bu organizasyonun kavramlarından. İnsanlar organize olmak zorunda olduğu sürece mülkiyete benzer kavramlar olacaktır.

Önemli olan mülkiyetin varlığı değil, bunun hangi şartlarla edinildiği. Çünkü mülkiyeti yok ediyorum diyen komünistin de dünyanın belli kaynaklarını belli insanlara tahsis etmesi lazım. Mülkiyeti kaldırmak olmuyor bu, devlet eliyle tahsis edilebilir ve edilemez.

Türkiye'de de benzer bir durum var mesela: Devletin gıcık olduğu bireylerin elindeki alma hakkı mevcut. Tam komünizm diyemiyoruz, çünkü normal şartlar altında kullanmadığı bir hak bu. Türkiye'de mülkiyet kutsal değil.

Ekonomik sistemleri mülkiyetin (yani kaynakların, şirketlerin, kurumların sahipliğinin) nasıl belirlendiğine göre sınıflamak mümkün. Mülkiyete mecburuz deyince bunun nasıl belirlendiğine bakıyoruz. Bize cennet vaadede belli ekonomik sistemleri bu ölçüyle değerlendiyoruz. Mülkiyetin sınırları ne?

Ben mülkiyete kutsallık atfeden bir liberal değilim. Mülkiyet sadece devletin kontrolünde olmalıdır diyecek kadar insan tabiatından habersiz bir sosyalist de değilim. Kaynakların kişiler yaşadığı sürece onlara emanet edilmesi, ellerindekini kullanma konusunda özgür olmaları ve ölümlerinden sonra bu kaynakların kimlere tevdi edileceğinin yetkisinin net kriterlerle devlete ait olması gerektiğine inanıyorum. Yaşayanlara liberal, ölülere komünist.