İnsanların düşüncelerini okursan, onları duymana gerek kalmaz dedi adam.

Nasıl olacak bu dedim, gülümsemeye çalışıyordum.

Aldatmayacaksın diye gürledi. Beyninin iki parçası var, biliyorsun.

İki lobu mu kastediyor diye düşünürken devam etti. Birine şimdilerde beyin kökü diyorlar. Onu hala anlayamadılar, sadece reflekslerle ilgili olduğunu düşünüyorlar. Daha üst beynin daha önemli olduğunu sanıyorlar.

Bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum diye düşündüm. Evet, konu yine hipofiz bezine gelecek gibiydi.

İnsanlar neden uykudadır. Çünkü hipofiz bezleri onlara böyle buyurur. Melatonin dedikleri bir hormon var biliyorsun, uykuyla ilişkili ama sadece uykuyla değil. Hipofiz bezinde üretiliyor. İnsanın asıl aydınlanması işte bu hipofiz bezinden kaynaklı.

Onu söylüyorlar, evet.

Ama söylemedikleri bir şey var: Hipofiz bezi tek başına insanı aydınlatmaz. Onun etrafına ördüğümüz yalanlar var, hep birbirimizi aldatıyoruz, hep. İnsanlar bir takım menfaatler uğruna birbirini aldattıkça kendi gözlerini de örtüyorlar. Kendi gözlerine perde indiriyorlar. Kendi konuşan asıl benliklerini susturuyorlar.

Yine heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladığına bakınca az sonra krizi tetiklenecekmiş gibi geldi.

Ama bu yetmez tabii. Onun için zihnimizin içini koruyan, elektriğimizi koruyan kemiklerimizin de yarı iletkene dönüşmesi gerek.

Bu nasıl olacak diye sordum. Bunu merak etmiştim, ilk defa anlatıyordu.

Sana bir ilaç vereceğim şimdi. Bu ilaç ama böyle alınan bir hap gibi değil, özel bir ayinle beraber, ona gerçekten saygı duyarak alman gerek. İHTİRAM GÖSTERECEKSİN!

Ağzından üstüme doğru uçan damlacıkları görünce, işte, geliyor diye düşündüm.

Bu hap senin üçüncü gözünü açmana yardım edecek. İnsanları duymana gerek kalmayacak, düşüncelerini okuyacaksın. Daha söylemeden ne istediklerini bileceksin.

Peki, ayin dedim kısık sesle.

Tabii ki, sabah, güneş doğmadan önce kalkıp güneşin karşısında çıplak oturacaksın.

Çıplak dedim gayrıihtiyari.

Evet, çıplak, bu mühim.

Çırılçıplak mı? Yani, güneşin karşısında?

Evinin doğuyu gören penceresi yok mu?

Var ama mutfak. Mutfakta çıplak mı oturmam gerekiyor bunun için? Güneş doğmadan önce?

Sen bu işlerden ne anlarsın der gibi baktı. *Evet, öyle, güneş doğmadan onbeş dakika önce oraya çıplak oturacaksın ki bedenin güneşin ilk ışınlarıyla tanışırken bunu yutabilesin. Ayrıca hiperventile olman da gerekiyor.

Bu kelime de bir yerden tanıdıktı ama sordum yine de. Hiperventile?

Yani, sık sık nefes alıp vereceksin. Bu senin zihnini hafifletecek. Güneşin karşısında, doğduğu renkleri seyrederken.

Hapı ne zaman alacağım?

Güneşi gördüğün İLK ANDA diye bağırdı yine. Bu anlamsız gürlemelerinin bir anlamı olmalıydı ama şu an gözüm giderek sarpa saran aydınlanma ödevinden bir an önce kaçmaktan başkasını görmüyordu.

Kaç hap var? dedim yine sakin sakin. O bağırınca benim de bağırmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Beni coşkusuzlukla itham etmesini istemezdim.

Yirmibir. Ama kesintisiz yapman gerek.

Yirmibir gün güneş doğarken karşısında çırılçıplak soyunup nefes alarak kafayı bulacağım ve bu hapı alacağım? Öyle mi?

KAFAYI BULMAK mı? Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bir pençe hareketiyle elimdeki ilaç şişesini geri aldı.

Öyle demek istemedim, hiperventilasyon dediğin bu değil mi? O kadar süre nefes alınca ben güneşin doğduğunu falan göremem ki, kafam gider zaten.

Tamam, tamam, sen şimdi git, sana aydınlanmak falan yaramaz. Sen bu dünyaya benim gibileri uyuz etmek için gönderilmişsin. Herkesin, HER AĞACIN VE HER YAPRAĞIN bir vazifesi VAR.

Gözlerini kapatmıştı. Vazife tiradı başladığına göre buradan kaçabilirdim. Uyandığında beni hatırlamazdı veya hatırlayıp uyuz olurdu. Vazifem buydu nasıl olsa. Uyuz etmek.