Diyanet'in geçen haftaki cuma namazı hutbesinde

Allah’ın huzurunda secdeye varan, O’nun rızası için oruç tutan, sadaka veren, tavaf eden insan, kibir, bencillik, haset, ihtiras gibi kötü duygulardan arınır.

diye bir ifade geçti.

Bu konu bir süredir aklımda, müslümanların (ve muhtemelen diğer dinlerin) ibadet ve ahlak arasında bir bağıntı kurduğu malum: Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok, ancak bizim daha doğru olmak için ona kulluğa ihtiyacımız var.

Doğru mu? Bu sorunun genel bir cevabını bulmak tabii ki zor. Belli bir insanın hangi gaye ve psikolojiyle namaz kıldığını, oruç tuttuğunu bilmiyoruz. Bunların insanı kibirden, hasetten ve ihtirastan ne kadar koruyacağı konusundaki fikir de test edilmiş bir fikir değil.

Ayrıca insanların kötülük yapan bir abid gördüklerinde, hem namaz kılıyor, hem yalan söylüyor dediklerini biliyoruz. Bazı karşılaştırmalar hayli yalınkat olsa da, bu konuda giderek değişen bir anlayış var. Rüşvet toplantılarını cami avlularında yapıyorlar demişti biri, müslüman algısının son on yılda hızla değişmesinin önemli bir müsebbibi bu.

Bununla beraber bir yandan da kendimde ve etrafımda, ibadet ve ahlak arasında bir korrelasyon görüyorum. Bütün gün aç kaldıktan sonra, insanın çok yemek için iştahı oluyor ama sair kötülükler için motivasyon bulması zorlaşıyor. Gününüzü namazla böldüğünüzde, yapabileceğiniz işleri sınırlamış oluyorsunuz, namazın anlamı hakkında fazla tefekkür etmeseniz de, durmak zorundasınız ve bunun getirdiği bir hayattan (ve kötülükten) uzaklaşma mevcut. Ayrıca günlük hayat içinde, hayatınızı etkileyen ibadetlerle meşgul olup, bir yandan da bunlarla tamamen ilgisiz insanlarla arkadaşlık kuramazsınız. O sebeple arkadaşlık ve zaman geçirme konusunda alternatifler sınırlanır. Bir yandan vakit namazlarını kılıp, bir yandan o gece kulübü senin, bu bar benim dolaşamazsınız.

Burada bir soru var, bazı insanlara faydalı, bazılarına değil, FETÖ gibi örneklerde gördüğümüz gibi bazı durumlarda ibadet kibri engellemeyip, bilakis azdırıyor. İbadet ve ahlak arasında nasıl bir model sunmak lazım ki, hutbede söylenen bu sözü doğru anlayabilelim?

  1. İnsanın irade stoğu gün içinde sınırlıdır. Zaman içinde, yaşla veya temrinle gelişebilir ancak sabah 10 birim iradesi olan insanın, akşama kadar bu iradesi azalır. Sabah hayır diyebildiğiniz bazı şeylere, akşam diyemeyebilirsiniz.

  2. İnsan gün içinde iki çeşit faaliyet yürütür: Birincisi bilinçli (willful) faaliyetler ve ikincisi bilinçsiz faaliyetler. Bilinçli faaliyetler irade stoğundan harcarken, bilinçsiz faaliyetler harcamaz veya az harcar.

  3. Bir tören veya şekil olarak ibadet, başlarda hayli irade tüketen, insanın irade stoklarından harcayan bir faaliyettir. Bu sebeple eğer insan, alışkanlık haline getirmez de, daima kendini sorgulayarak, üşenerek, yüksünerek ibadet ederse, başka faaliyetleri için daha az irade bulacaktır.

  4. Zaman içinde ibadetler alışkanlıkların parçası haline gelecektir ancak bunun için insanın o ibadetlerin faydasına, doğru bir iş olduğuna inanması gerekir. İbadet, insanın saçma gördüğü bir iş olarak, onun için bir alışkanlık halini almaz ve ahlakına fayda sağlamaz.

  5. Zaman içinde insanın irade stokları, ibadetten kaynaklı olarak artar. Her ne kadar alışkanlık haline gelse de, hiçbir zaman otomatik bir iş değildir çünkü mesela namazda yaptığınız işi, konuşmayı, eğlenceyi, oruçta yediğinizi bırakmanız gerekir. Ancak bu da, kasların güçlenmesi gibi, irade stoklarını artırır.

  6. İbadetin getirdiği sosyal etki ve iradenin güçlenmesi, insanın ahlaken daha faziletli birine dönüşmesini sağlar. Dünyevi zevklere ve fırsatlara daha kolay hayır der, daha zor yalan söyler, genel manada daha ahlaklı olur.

  7. Ancak kişi ibadetin (dünyevi ve uhrevi) faydasına inanmıyor, sadece şeklen, belli bir gruba ait görünmek için ibadet ediyorsa, o insanın iradesi güçlenmez, bilakis zayıflar. Böyle bir insan, iradesini ibadette harcadığı için, diğer konularda daha kolay yalan söyler, daha az ahlaklıdır. İbadeti menfaat icabı değil, sadece mecburiyetten yapsa dahi, sair konularda ahlaklı olması gerektiğinde kendini daha az iradeli bulacaktır.

Kilit mesele, o halde, insanların inandığı kadar ibadet etmesinde. Diyelim birisi, kandil gecelerinde tüm günahlarının affolacağına inanmıyor ama müdürü de orada olacak diye o gece camiye gidiyorsa, muhtemelen bunu başka konularda daha az ahlaklı olmak için bir bahane olarak kullanacaktır. Ancak diğeri o geceyi isteyerek, imanla günahlarından arınmak için camide geçiriyorsa, bunu kötülük için kendine bahane etmeyecektir.

Bu durumda mesele, insanların inandıkları kadar ibadet etmelerinde. İmanla ilgili sorunu olan insana iki yol önerilebilir: Bunların birincisi konuşmak, sormak, anlamak. Bir şekilde derdini paylaşması, anlatması... Sorular soruların, anlatılanların kısıtlanmaması. Buna mukabil, soruların çoğunun cevabı olmayacaktır, başka dinlerde ve yaşam biçimlerinde de yoktur, hayatımı nasıl harcamalıyım? sorusunun herkesi tatmin eden bir sorusu yoktur.

Bir yandan da konuşmanın yetersizliği ve icranın çok daha etkili bir ikna edici olduğunu da unutmamak gerekir. Her ne kadar yukarıda imansız ibadet ahlaksızlık üretir demeye getirdiysek de, imanın güçlenmesi de ancak ibadetle mümkün. Namaz kılmaya başlamayan kişinin, bunu alışkanlık haline getirip, faydasını görmesi imkansız, insana önce imanla ilgili bütün sorunlarını çöz, sonra ibadet edersin demek, ona ömrü boyunca geçerli bir bahane vermek demek.

O sebeple buradaki denge mühim. Üzerinde çalışılmamış, düşünülmemiş, son 100 yılın İslami düşüncesinde pek de yer bulamamış bir pedagoji problemi var. İnsanları müslüman yapacağız diye tuhaf bir münafıklık aşılamakla, önce imanlarını kurtaralım deyip, onlara hayatlarında hiçbir etkisi olmayan bir dini düşünce ile başbaşa bırakmak arasında bir denge lazım.

Bu da herhalde kişiden kişiye değişen programlarla mümkün. Kiminin iradesi beş vakit namazı kılmaya henüz uygun değil, ona iradesini güçlendirecek bir yol sunmak ve kimisi beş yaşından beri namazlarını kılıyor, o halde ona bu alışkanlığından edindiği iradesini daha da güçlendirecek ve ibadet kibrini azaltacak fikirler vermek.