Featured image of post menfez 11

menfez 11

Abdülhakim Murad’ın bu konuşmasını daha önce de dinlemiştim. Dün merhum Abdülkadir Sufi’nin Kadiri Zikrinden sonra YouTube bana bunu dinlememi önerdi. Malum, artık müfredatımızı YouTube belirliyor.

Kelam ve İslam felsefesi ekollerini, Tasavvuf geleneklerine de dokunarak anlatıyor. İlk dinlediğim zamanlarda da hoşuma gitmişti, şimdi hatırlamak da iyi oldu. Cambridge’de profesör olan Murad kadar zevkle dinlediğim yerli hoca olmayışı o zaman şaşırtmıştı, artık buna şaşırmayı bırakmışım.

İlk dinlediğim zamanlarda bu konuları biraz daha ciddiye alıyormuşum. Mu’tezile ve Eş’ari mezhepleri arasındaki farkları mesela. Allah’ı akılla sınırlamak mümkün müdür? Sonsuz kudretli ve sonsuz iyi bir varlık varsa, bu iki sonsuzluğun sonlu bir dünyada birbiriyle çatışması kaçınılmaz. Allah’a iyilik atfederek onun kudretini sınırlayamayız, bu çatışmada kudreti önceliyor. Allah kötülük yapmaz da iyiliği. Biz Eş’ari/Maturidi olduğumuz için Allah’ın iyiliği konusuna vurgu yapmıyoruz, Allah’la ilgili fikrimiz onun namütenahi kudreti üzerine bina ediliyor. Mu’tezile ise iyilik tarafını öne sürüp, Allah’ın dünyadaki adetini sürdürmeye devam edeceğini söylemiş. Bu sadece iyilikle değil, diyelim sebep-sonuç ilişkini anlarken de böyle. Biz Allah’ın kudretinin herhangi bir Fizik yasasına galip geleceğini söylemişiz, Mu’tezile sebep-sonuç ilişkisinin kainatın özüne mündemiç olduğunu ve Allah’ın bunun değiştirmeyeceğini söylemiş.

Eski zamanlarda bunun gibi mezhep farkları için çok mücadele verilmiş. Kan dökülmüş. Bizim bugün üzerinde beş dakika durup düşünmediğimiz konularda, alimler yıllarını vermiş. Birbirlerine binlerce sayfa kitap yazmışlar. Konuşmada muhteşem bir felsefi yapı diyor Kelam ekolleri için. Sonunda nereye çıkmış?

Çıktığı yer, gördüğüm bütün Kelam yazılarında Allah’a Allahlığın nasıl olduğunu anlatmak oluyor. Konu bu kişi dahil olmayan namütenahi varlığın nasıl olduğunu anlamak değil de, bizim tarafın felsefesini karşı tarafından daha derinleştirmek olunca, Allah’ın zatıyla olan müsebet aradan çıkıyor. Konusu Allah olan ama maksadı Allah olmayan bir entelektüel faaliyete dönüşüyor.

Maksat Allah olduğunda, zira, diğerlerinin ne söylediği ikinci plana geriler. Başkalarının Allah hakkındaki sözleri yanlış olabildiği gibi, doğru da olabilir. Bizim anlayışımız doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. Belki konu üzerine söz üretmek hiçbir zaman doğru bir usul değildir. Belki Allah bu şekilde bilinmek istemiyordur. Vahiy yoluyla bilinmek istediği kadar bilinmiş ve fazlasından insanları zaten anlayamacakları için sorumlu tutmamıştır?

Akıl denen on metrelik çubukla, milimetrik bazı anlamları ölçmeye çalışmak gibi geliyor bütün bu faaliyet. Neden bu kadar tutulmuş? Çünkü ben yapmazsam, sadece onlar konuşmuş olur. İnsanın bilmemesi ve bilmediğini kabul etmesi hemen hemen imkansız olduğu için, senin bıraktığın boşluğu birileri doldurur. Bırakalım da bu imanlarından şüphe duyulan zındıklar mı doldursun?

Tabii ki bu diyalektik içinde çok derin, incelikli bir müktesebat oluşturulmuştur. Büyük ölçüde imkan meselesi. İmkanlar bizim taraf hakikate daha yakın olduğu için çoğalmamış, imkanı olan taraf hakikat konusunda daha çok konuşacak imkan bulmuş. Dinin kendisinin tamamen politik olduğunu düşünmüyorum ancak belli anlayışların diğerlerine galip gelmesinde politik saikler büyük rol oynamış. Mu’tezile’nin yok olmasının önemli sebeplerinden birinin kafir yöneticiye karşı isyan hakkını savunması olduğunu söylerler. Ehl-i Sünnet hemen her durumda ulu’l-emre itaati savunur. Bir gecelik anarşi, kırk yıl zalim yönetimde yaşamaktan kötüdür.

Dün bu konular entelektüel olarak bile ilgimi artık çekmiyor derken bundan bahsediyorum. Birbirleriyle politik mücadeleye girmiş ve bu yolla kazanmış veya kaybetlmiş tarafların hakikate yakınlığını tartışmak bana ilginç gelmiyor.

Emin Reşah - Her Hakkı Mahfuzdur
Built with Hugo
Theme Stack designed by Jimmy