Virgül 5 Aralık #1

So what do you believe?

Neye inanıyorsun? Bu soruyu ara ara kendime sorarım, bir zamanlar yıllık olarak şunlara inanıyorum, bunlara inanmıyorum listesi yapardım. İnancın başlı başına önemli olduğuna dair bir inancım olduğu zamanlar.

Neye inanmıyorsun?

Kelimelerin, insan zihniyle üretilmiş herhangi bir işaretin ve sesin, gerçeğin yerini alamayacağına inanıyorum... Veya alabileceğine inanmıyorum. Bu inancımı kaybettiğimden beri de, işte, hayatın yaşattıklarının anlamı olduğuna inanmıyorum: Çünkü bir defa işareti kaybettiğinizde, anlamın kendisi de kaybolur.

Peki, nasıl oluyor da yaşamaya devam ediyorsun?

İnanmıyor olmak veya sonunda bir yerlere çıkacağına dair umut taşımamak, arada geçen hikayeleri, aklın ilham ettiklerini, ruhu ve onun emrindeki hayalleri takip etmeye engel değil. Umutsuzluğum aslında anlam konusunda da değil, bu anlamın aktarılabilir olduğu konusunda.

Tabii ki bir şekilde teselli ve anlam mevcut hayatta, bir şekilde insanlar nefes almaya devam ediyor ve bunun için güç buluyorlar. Ancak bu anlamların zahiri ve basit olması durumunda anlamsız, batıni ve derin olması durumunda başkalarına anlatılamaz olduğuna inanıyorum.

Kendimle çeliştim mi, yok dediğim şeyin var olduğuna ve var dediğimin yok olduğuna mı inanıyorum?

Hayır, hayır. Bir insanın rüyalarını bütün his ve telmihleriyle aktarması ne kadar mümkün olabilir? Hayat da biraz ayrıntılı ve uzun bir rüyaya benziyor, biraz farklı tabii, sadece bir rüya değil, daha net çizgileri var, rüyalarda bir anda her şey değişebiliyor, bir baykuş kocaman evleri yıkarken, sonra bir köşeye tüneyip, gözden kaybolabiliyor, bir balina uçabiliyor, kuşlar konuşabiliyor ve ben hissi çoğunda kayıp...

Bununla beraber bir rüyalarımızı da ancak dünyada olduğu kadarıyla, dünyaya nispetle anlatabiliyoruz: Zamanında rüyada gördüğüm bir canlıyı, dinozor ve horoz arası bir canlıyı tam olarak asla anlatamadım mesela, gözlerinin rengini hatırlıyorum ama kırmızı demekten başka çarem yok... Ateş gibi kırmızı.

Bunun gibi, hayatın anlamları da içimizde, sadece. Anlatmaya kalkınca, ortaya çıkan lafları sadece karşı tarafın anlamı kadar anlatabiliyoruz. Hayatında sadece hesap makinesi görmüş ama bilgisayar görmemiş birine, bilgisayarın büyük bir hesap makinesi geldiği gibi, hayatında anlamımıza yaklaşmamış birine de sadece kendi anlamı açısından bir şeyler anlatabiliyoruz. Onun için insanların çoğunun birbirine bakışı yukarıdan. Birbirimizi, neden yaşamaya çalıştığımızı, derdimizin ne olduğunu anlamıyoruz. Hayata sadece para ve başarı açısından bakan biri, mesela, hayatında bunlara önem vermeyen birine göre hayli aptal olabiliyor, hayatını aşk aramakla geçirmiş biri için, bununla ilgilenmeyen ve sadece hayatını idame ettirecek bir arkadaş arayanlar hayli sıkıcı gelebiliyor, ilh.

O halde, anlam insanların içinde olsa bile, bunları paylaşmalarını bekleyemeyiz. Zaten sorsak da bize yanıltıcı cevaplar vereceklerdir, herkesin kabul edebileceği, diyelim dini veya genel geçer kabul görmüş, makbul iyilikleri anlatacaklardır: Allah için yaşıyorum / çocuklarım için yaşıyorum / başarı için yaşıyorum...

Başkalarının ne için yaşadığını anlamak için aşağı yukarı benzer bir amaç için yaşamak lazım.

Bu durumda bile, insanların birbirini anlaması imkansız. Dini edebiyat konusunda nispeten bilgili biri olarak mesela nasıl Allah'tan başka bütün gayelerin batıl olduğunu anlatabilirim, ancak bu, gerçekten bu gayelerin batıl olduğuna inandığımı göstermez. Pek çok din adamının da aynı şekilde edebiyat üretebildiğini, ancak yaşama gayelerinin hiç de bu sözler olmadığını, daha çok bu sözleri insanlara anlatmak ve onların şuurlarına etki etmek olduğuna inanırım. Gerçek sebepler daha basittir, daha basit olduğu için herşeyi olan insanların mutsuz olduğuna ve hiçbir şeyi olmayan insanların mutlu olabildiğine şahit oluruz.

Anlamın yokluğu dediğim de bu, subjektif anlamlar olabilir, hayatı yaşamaya sebep olan, sabahları yataktan kalkınca insanın kendini anlamlı hissetmesine sebep olan, çoğu manasız, belki tekdüze anlamlar olabilir ancak kimsenin elinde hepimiz bunun için yaşayalım diyecek bir anlam yok.

Çağımızın asıl sıkıntısı da bu, postmodernizm dedikleri de bundan kaynaklı olsa gerek. Çünkü modernizm'in gelişelim, güzelleşelim, ilerleyelim fikrine değiyor mu? diye baktığımızda, hayır diyoruz: Her şey izafi ve o sebeple hepimizi birleştiren bir amaç imkansız.

Bu iklimde bana inanç ve inançsızlık hakkında sorular geliyor: Artık sadece neye inanmadığımı açıklıyorum ama bu bende eskiden olmayan bir tembelliğe sebep oldu, neye inandığımın o kadar da farkında değilim. Çünkü tam olarak üzerine bastığımda, ağırlığımın tamamını zemine verdiğimde, çökmeyeceğine inandığım bir felsefem yok. Hepimiz boşluktan aşağı düşüyoruz ve üzerine düşeceğimiz bir zemin yok diyen bir Taoist deyişi var, ona benzer bir durum, boşlukta akarken elimdeki çakıltaşlarıyla oynuyorum.