Virgül 29 Mart #2

Mustafa Kutlu'nun Ya Tahammül Ya Sefer'ini okudum. Tanıdık geldi, belki daha önce de okumuşumdur. Bilmediğim tipler değil, hala yaşayan, dava kelimesini bütün fiillerin sebebi gibi görmeye meyyal insanlardan, basit zenginlik ve imtihan karşısında yıkılıp giden tipler üretmek.

Bizim derdimiz bu mu, yoksa kendimizi aslında tarihin olağan akışı içinde şahit olduğumuz bir problemi anlamlandırmaya mı çalışıyoruz? Sınıf değişimleri normal, insanlar fakirken yapamadıklarını zenginken yapar, imkan yoksa ahlaklı olmak ve ahlaktan konuşmak kolaydır ama gün gelir, imkanlar ve güç artar, o zaman artık daha fazlası için de bir bahane bulunur: Biz doğruyuz, doğru olmasak Allah bize bunu vermezdi, o halde daha fazlasını vermesi için şu şu şekilde davranmalıyız. İdeolojilerin zenginlik ve güçle imtihanı bir ayrı, Marx'tan Stalin üretiyor mesela, Mao'dan Xin Jinping.

Zenginlik, güç ve başarıya dayanıklı ideoloji mevcut mu? Bir ideoloji olarak Kapitalizm bile güce dayanıklı değil, Kapitalist sadece oyunun kurallarına ve kapitalin getirdiği imtiyazlara değil, seçimlere, politikacılara, siyasi nüfuz ve güce, halk manipülasyonuna ihtiyaç duyuyorsa, bir kapital mücadelesi değil, bir güç mücadelesidir. Para basit, kurallara herkese aynı işleyen bir düzene ihtiyaç duyar, para sabit, değişmez, yeknesak bir değerdir, tek boyutludur ve saire. Diğer değerler gibi subjektif değildir, şu değerin bu değerden daha önemli olduğunu tartışabilirsiniz, önce kendimizi mi geliştirmeliyiz, çevremizi mi düzeltmeliyiz diye uzun uzun konuşabilirsiniz, Allah'ın bize bu devirdeki emrinin ne olduğunu soruşturabilirsiniz ama bir milyon doların ürettiği imkanın, onbin doların ürettiği imkandan daha fazla olduğunu konuşmaya gerek yoktur. Kapitalizm bize, büyümek için kapitale ihtiyacımız olduğunu söyler ve kapitalin ürettiği organizasyonların diğerlerinden daha kıymetli olduğunu ve organizasyon kıymetinin de kapitalden kaynaklandığını. Bununla beraber güç karşısında bu basit ideoloji bile eriyorsa, yani kapital büyümek için siyasi gücü manipüle etmek zorunda kalıyorsa, buradan Kapitalizm'in bile güç karşısında sağlam bir yaklaşım sağlayamadığını söyleyebiliriz.

O halde, bizim ideolojimiz nasıl olur da zenginliğe ve güce karşı koyabilir? Diyelim, eskiden yani biz henüz devletin sahibi değilken, Kürtler için eşitlik talep ediyorduk ve bu eşitlik bir manada federasyon ve hatta bağımsızlık içeriyordu. Ancak devlet bizim olunca, devletin bölünmesi de, mülkün/mirasın/gücün bölünmesi anlamına geldi. Milliyetçilikle burada buluştuk, basit bir mecburen yaklaşma değildi bu, biz devletle bütünleştik ve onun bölünmesi bizim bölümemiz anlamına geldi. İdeolojimiz buna hazır değildi, bir zamanlar tekrarladığımız Arab'ın Acem'e, Acem'in Arab'a üstünlüğü yoktur hadisinin, bugünkü canlı siyasi meseleler için hükmü olmadığını düşünmeye başladık: Daha doğrusu eşitlik gündemden çıktı.

Buna İslamcılığın kolpalığı diye bakabilirsiniz, tabii, ancak hikaye farklı gerçekleşse ve biz hala underdog olsak, ve diyelim Kürtler bağımsız olsa, onların ulaşacağı yer de bizim devletin kötü bir kopyasından başka bir şey olmayacaktı. Bir Kürt devletinin, halihazırdaki devletten daha Kürt olacağını söyleyebilirsiniz, belki, ama daha adil olacağını iddia etmek imkansız görünüyor. Politik savaşın kazananı değil de, kaybedeni olsak, bu sefer biz onları sözlerini tutmamak ve değişmekle itham edecektik. Yüz yıllık İslamcılığı Faşizm'e kurban ettiler yerine Yüz yıllık Kürt bağımsızlık rüyasını Faşizm'e kurban ettiler olacaktı.

Bu durum bende güç karşısında dayanıklı ideoloji bulunmadığını, zaten ideolojilerin sebebinin de güç elde etmek olduğunu düşünmeye itiyor. Yani Necmettin Erbakan'ın, Alpaslan Türkeş'in veya Abdullah Öcalan'ın asıl dertleri, belli bir ideolojiyi ayağa kaldırmak değil, bunu kullanarak insanlar üzerinde tasallut kurmak. İdeoloji size bir merkez sunuyor, bir ideal, barış toplumu, Asr-ı Saadet, Kızılelma, ütopya ve sair şeyler, bunlara gitmek için insanlara önderlik ediyorsunuz. Burada ideoloji sadece bir araç: Tabii ki insanların bir dertleri var, dindarların devletle sorunları, Türklerin öksüzlüğü veya Kürtlerin kültürel hakları, ve sair meseleler. Bununla beraber bu dertlere uygun çözüm satan ideolojilerin asıl marifeti bir lider üretmek. Cennet orada ve oraya sizi sadece ben götürebilirim.

Hedefe ulaşılıp, devlet fethedildiğinde liderin güç edinmek uğruna ideolojiyi yavaş yavaş terketmesi beklenen bir şey o halde. Bu sadece bizim liderlerin sorunu değil, belki de konuyu lider ve ideoloji açısından değil, bir biyolojik varlık olarak devlet açısından okumak lazım. Devlet kendine bazı isimler ve hikayeler vasıtasıyla güç topluyor, ortama uygun, adaptasyon yeteneğini artıran ideolojiler ve liderler peşinde. Derdi tüm organizmalar gibi yayılmak ve güçlenmek, bunun için de insanları kendine daha çok bağlaması lazım. İdeolojiler de bunun için gerekli: İnsanlara organizasyonun bir anlamı olduğunu söylüyor, onları heyecanlandırıyor ve bu sayede güçlenmelerine yardım ediyor. Konu beklediğimizden, cennetten, Asr-ı Saadetten veya Erdoğan'ın İslamcılığa ihanetinden çok daha basit yani, büyük organizma bir nesli İslamcılık vasıtasıyla kendine dahil etti, onun miadı dolunca milliyetçiliğe yöneldi ve buradan sonra, bir süre daha böyle gidip, belki yeniden barış, kardeşlik, özgürlük yoluyla, belki gelişmek, değişmek yoluyla, belki de başka diskurlarla kendine yiyecek adamlar bulacak.