Virgül 30 Temmuz

Sabah farklı bir hüzünle uyandım. Müphem bir hüzün, günümü yoracak kadar şiddetli değil ama içten içe sızlayan bir hüzün.

Belki ebedi yalnızlığı farketmenin getirdiği bir hüzün bu. İnsanlarla arandaki duvarın asla aşılmayacağını bilmenin hüznü, seni sevseler de anlamayacaklar, anlamadıkları için de sıkılacaksın, sıkıldığında onları uzaklaştırmaya çalışacaksın ve kendini ağıra sattığını sanacaklar. Ben kendimi ağıra satmıyorum. Sadece farklı dünyalarda yaşadığımızı idrak ettikçe, kendi dünyama kaçıyorum.

Kendi dünyamda insanlar yok değil ama bu insanlık kendini normal halleriyle izhar ediyor. İnsanlar samimiyeti kusurlarını paylaşarak gösterir, aynı suçu işleyenler kadar birbirine samimi olan yoktur ve bende --kabahat olmadığından değil de, bunları paylaşacak kadar kimseye güvenmediğimden-- bu konuda yakın durduğum kimse olamıyor. Güvensizliğin getirdiği bir yalnızlık ve yalnızlığın getirdiği bir güvensizlik bu. Kısır döngü.

Bu konuda kendimi özel hissetmiyorum. Bilakis çağımızın insanının karakteri bu, hepimiz bir şekilde iyinin ne olduğunu biliyoruz ama bunlara inanmak ve yaşamak zor, içimizde akan nehirlerde gördüğümüz akisler, onlardan rüyalarımızda aldığımız kova kova resimler bize olduğumuz kimse olmadığımızı söylüyor, göründüğümüz kimse olmadığımızı, daha düşkün, bitkin, kötü bir insan olduğumuzu, kendimizi düzeltmeye çalışırken yoruluyoruz, insan kendini düzeltebilir mi? ve böyle bir imkan var mıdır?

Hayatın akışına kendimi bırakmak dışında bir çözüm bulamadım, kendimi terbiye etmeye çalışırken, beni terbiye eden ben mi daha güçleniyor, terbiye edilen ben mi kötülüklerden arınıyor, bunu bilemiyorum. Kendimi tutma konusundaki becerilerimin gelişmesi kötülüklerden arınmak mı demek? Yoksa nefsini kontrol etmeyi öğreniyorsun ama bir süre sonra, içindeki arzular, dünyaya bağlılık, zevk arayışı hızını kaybetmediği ama kendini tutan kolların yorulduğu için yeniden eskisine mi dönüyorsun? Eğer içimden bir ameliyat yapar gibi o kötülüğü alıp çıkarmayacaksak, neden kendimle uğraşmaya devam ediyorum? Peki kötülüğün içimden çıkarılabileceğine dair inancım nereden kaynaklı? Belki de hep orada kalacak ve benim yapabileceğim sadece ona karşı dikkatli olmak? Yaşlandıkça insanların nefislerine söz geçirme iradelerinin zayıflaması belki bundan ama herkeste böyle mi?

İyi yaşlılar da var, nakıs değil hepsi, gerçekten ermiş gibi duranlar da var, o halde bunların yaptıklarını mı yapmalıyız? Yoksa onlar zaten iyiydiler de, yaşlanınca renkleri solmadığı için daha belirgin mi oldular?

Kendimle deneyler yapıyorum, belki nefsi tutan kol yorulsa bile o nefsin artık eskisi kadar azgın olmadığını göreceğim. Belki de bütün deneyler akamete uğrayacak ve ben neysem, o kalmaya devam edeceğim.