Back
Featured image of post Virgül 29 Temmuz

Virgül 29 Temmuz

1

Hayattaki en önemli beceri nedir?

Cevabı benim için zaman içinde değişti, belki yine değişir ama şu sıralar kendi duygularınla başa çıkmak olduğunu düşünüyorum. Genelde kötü duygularla, tabii, yetersizlik hissi, utanç, şiddet arzusu, öfke, nefret, dublör sendromu ve sair.

Bunlarla nasıl başa çıktığın hayatın nasıl gittiğini belirliyor. Genelde bunlardan kaçarak, onların etrafından dolaşarak kötü duyguları hayatımızdan uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Kendimizle ilgili utançlarımızdan bahsetmeyiz ve yokmuş gibi yaparız ki unutmuş olalım. Sunulan iltifatı haketmediğimizi hissettiğimizde, dublör sendromunu (impostor syndrome) çaktırmamak için bu konuyu düşünmemeye çalışırız. Orada olduğu ve ona yaklaşmadığımız sürece gerçekten unutmak mümkün değildir ama elimizden bu gelir.

Diğerleri de böyle. Bu sebeple hayatımızı kötü duygulardan kaçmak belirler daha çok. İyiye ulaşmak değil. Bir işin sonunda kendimizi az bir ihtimalle kötü hissedeceksek, hiç girişmeyiz. Hayatın getirdiği bütün o yetersizlik hissiyle yeniden mücadele etmeye ne gerek var? Bir başarısızlık sonucu bütün başarısızlıkları hatırlamaya?

İnsanın karakteri de genelde bunlardan oluşuyor. Ne yapmak istediğimizi değil de, ne hissetmemek istediğimizi biliyoruz. İnsan değişse de bunlara ilişkin yolları değişiyor genel, kaçmak istediğimiz duygular daima yerli yerinde.

Bununla beraber bir şekilde yaşamaya devam etmek gerektiği için de kendimize hikayeler uydurmak zorundayız. Kendimizi kandırmak ve bu hikayelerin sonunda kaçtığımız o kötü duyguların değil iyi duyguların galip geleceğine inanmak zorundayız.

Bunun yerine kötü duyguların bizzat kendisiyle mücadele etmeyi, daha doğrusu oturup onlarla konuşmayı tercih ederim. Bunu her zaman yapabildiğimi söyleyemem, benim de hayatımda yeniden bulunmak istemediğim pek çok duygudurumu var.

2

Jordan Peterson’ın Beyond Order (Düzenin Ötesi) kitabını dinlemeye başladım. Hayat için 12 kural kitabının yazarı. İlk kitabından fazla Hristiyan tadı aldığım için hoşlanmamıştım. Batı’nın nihai olarak Yeni Dünya’nın zenginliklerini sömürerek ulaştığı üstünlüğe Hristiyanlıktan hikmet arayan kitapları sevmiyorum. Önceki kitabı da böyle gelmişti.

Bunda da var biraz. Çok kafa vererek dinlemiyorum. Bugün Babil tanrılarından Tiamat ve Marduk‘u anlattı, oradan da Tanrı anlayışının o zamandan beri nasıl şekillendiğinden bahsetti. En aşkın düzen arayışımızın ifadesi imiş Tanrı, Marduk anlatısı da bunu işaret ediyormuş.

Tanrı’nın düzenli olması, tabiatın düzenli olmasıyla ilgili. Tabiatın düzenli olması da zihnimizin o düzen içinde varolmasıyla ilgili. Düzensiz, kaotik bir tabiatta/kainatta yıldızlar oluşmaz, Fizik kanunları meydana gelmez ve düşünebilecek canlılar ortaya çıkmazdı. Bu canlılar bir defa ortaya çıktıktan sonra, anlayabildikleri kadarıyla kainatta bir düzen aramaları ve bulmaları bana normal geliyor.

Bu benim Kozmolojik Kanıta da bakışım. Kainatın içindeki bir zihnin, o kainatta düzen görmemesi mümkün mü? Eğer kainattaki düzeni bir kanıt olarak koyuyorsak, bu bizim bu kainatta oluştuğumuzu gösteren bir kanıt olabilir. Armudun dibine düşmesi gibi bir durum: Bu kainatta oluşup da ona düzensiz demek mümkün mü?

O sebeple Kozmolojik Kanıt bana sağlam bir yol gibi görünmemiştir. Evet, kainatta bir düzen görüyoruz ama elimizde zaten başka bir kainat yok. Mümkün kainatların en düzenlisinde yaşadığımızı iddia edemeyiz, belki öyle ama elimizde başka kainat olmadığı için karşılaştırıp, mümkün kainatların en düzenlisi bu, o halde bunu bir Tanrı yapmış, diğerlerini de yarı-Tanrılar diyecek bir imkanımız yok. Şimdiki Fizik anlayışımız bize üç ayrı model sunuyor, atom altı seviye için Kuantum Mekaniği, günlük hayat çapındaki işler için Newton Mekaniği, ışık hızına yakın durumlar için de Görelilik Kuramı. Mümkün kainatların en düzenlisinde bu ayrım olmayabilir miydi mesela? Veyahut bu ayrım bizim henüz yeterince ilerlememiş olmamızdan mı kaynaklanıyor?

Kozmolojik Kanıtta bir de analoji yapmak gerekiyor: Şu sandalyeyi yapan bir marangoz varsa, bu kainatı yapan da biri vardır. Sandalyenin kainata benzerliği ile, marangozun Tanrı’ya benzerliğinin denk düşmesi için hayli larc bir kıyas yapmamız lazım. Bu kıyasla bulduğumuz Tanrı, kainatı yaratan Tanrı’dan çok bizim tanıdık marangoza benziyor. Zira insan zihninin bu kıyası kurması zor.

Bu sebeple imanımı uzun zamandır bu kıyasa dayandırmıyorum. Ortada bir düzen olduğu belli. Ancak bu düzen anladığımız anlamdan bir Tanrı için yeterli delil değil. Gerekli delil olabilir, yani ortada düzen olmasaydı (hükmedecek kimse olmazdı ama) Tanrı’nın olmadığına hükmedebilirdik ancak düzenin varlığından Tanrı’nın varlığına geçiş o derece kolay değil.

Zaten asıl dert de Tanrı meselesi değil. Hasbelkader Tanrı’yı ispat etseniz de, Tanrı ile vahiy arasındaki ilişkiyi çözmeden bunun anladığımız anlamda Tanrı için bir faydası yok. Vahyin Tanrı ile ilgisini de Kur’an’da mucizeler bulan sair ekipler kurmaya çalışıyor ama bu mucizeler nedense daha çok aşırı yoruma benziyor. Dahası 19 mucizesi gibi sair konularda ileri gidenlerin sonunda kendilerini Elçi görmeye başlamasından, bunların belki de tersinden imtihan olduğuna kanaat edebiliriz. Belki de Allah o mucizeleri oraya fazla soranları şaşırtmak için koymuştur?

Ben vahiy meselesinden çıkışın ancak Reşad Halife veya yerli ve milli mesihimiz Hasan Mezarcı tarzı, ben vahiy alıyorum diyerek olabileceğine kanaat ettim. Bu zamanda da böyle zevata genelde şizofren diyoruz. Şahsen şizofrenlere şahsi bir garezim olmasa da, vahiy için çok kuvvetli bir delil gibi görünmüyor bu bana.

Bu sebeple klasik Tanrı’yı ve gönderdiği vahyi ispat yolları beni sarmıyor. Ben daha çok ben olmayan her şey manasında bir Tanrı’ya ve onun ayetlerinden vahye inanıyorum. Bu ayetler, sadece Mushaf-ı Şerif’in içeriği değil, her gün karşılaştığım ve okuduğum her şey, insanların her hali ve zihnimin ürettiği her düşünce dahil. Kur’an-ı Kerim’in özel bir yeri var ama bu özel yer onun yorumlanmadan kabul edileceği anlamına gelmiyor. Her metin, işaret, ayet insanın içinde bulunduğu durumun çerçevesinde yoruma ihtiyaç duyar. Kur’an-ı Kerim de yoruma muhtaç ve ben bu yorumu doğrudan yapabilecek biri değilim.

Bu yorumu doğrudan yapacak insanların varlığına (teoride) inansam da, pratikte müfessirlerin de birbiriyle anlaşamayışından mutlak bir yorum olmadığına kanaat ettim. Mutlak yorum aramayı da bıraktım zaten, bu ayetten bana ne fayda gelebilir? diye bakıyorum.

Bu da beni mensubu bulunduğum gelenek, yaptığım yorumda en etkili faktör noktasına getirdi. Mutlak yorum yoksa, yorumlardan hangisini tercih edersin? Kendime yakın olanı, bulunduğum yere faydalı olanı, beni biraz daha iyileştirecek olanı. Bu da gayet benmerkezci duruyor ama zımnen zaten bütün geleneklerde var bu, sadece bunun altını çizmiş oluyorum.

Kainatın yaratıcısı Allah’ın vahyinden, bir anda günlük fayda hesabı yapmaya başladığımın farkındayım. Bu tuhaf da geliyor, eskisi gibi büyük laflar etmiyorum, Tanrı’ya Tanrılık öğretmiyorum, ben buradan nasıl bir iyilik öğrenebilirim? diye bakıyorum. Eskiye nazaran farklı bir yere gelmiş olmamın sebebi de bu.

Bunu anlatmak biraz daha sürecek.

Emin Reşah - Her Hakkı Mahfuzdur
Built with Hugo
Theme Stack designed by Jimmy